E-posta: boyabatgazetesi@boyabatgazetesi.com
Boytek Boyabat Kız Öğrenci Yurdu

İşi Ehline Verdiler

1960 yılında dağ köylerinin birinden göç ederek Boyabat’a yerleşen ve kasaplıkla uğraşan Kuyucak ailesinin iki aile büyüğü olan Hayri ve Fikri Kuyucak kardeşler, önemli bir konuda istişare yapmak üzere bir akşam-kendi aralarında- toplantı yaparlar. İlk sözü Hayri Kuyucak alır:

-Ağabey… Bu iş böyle olmaz. Bizim oğlanların arasında acilen bir iş bölümü yapmamız lazım. Ahırla kim ilgilenecek? Malı kim kesecek? Dükkânda kim et satacak? Hele hele mal almaya kim gidecek? Dışarıdaki hasılatı kim toplayacak? Bütün bu görevleri netleştirelim ağabey. Bunların arasında adaletli bir seçim yapalım. Kim, hangi işi becerebiliyorsa o işin başına o geçsin. Bak, biz yaşlanıyoruz. Artık, yavaş yavaş bunların önünü açmamız lazım. Bunlara yol vermemiz lazım. Bu zamana kadar ikimiz bu işi iyi götürdük. İyi iş bölümü yaptık. Birbirimize iyi yardımcı olduk. Birbirimizi hiç kırmadık. İkimiz de görevlerimizi biliyorduk ve bu görevlerimizi hiç aksatmamaya çalıştık. İnşallah çocuklarımız da bizim gibi olurlar. Ama dediğim gibi ağabey… Biz de adaletli bir seçim yaparak, çocuklarımıza sorumluluklarını verelim.

Fikri Kuyucak, kardeşinin bu önerisini çok beğenmişti. Zaten uzun zamandır kendisi de bu konuda konuşmak istiyordu:

-Hayri… Biliyorsun benim oğlandan dükkâna bir fayda yok. Sağlık sorunlarıyla boğuşup duruyoruz. Allah sonunu hayırlı yapsın oğlumun. Neyse. Onu geçelim. Gelelim seninkilere… Hayri, bir kere senin en büyük oğlan Şerafettin, pazarlık yapmayı sevmiyor!.. Dayı bu dana kaç para? Bin! Tamam… Al parayı. Aha şuraya çek danayı. Lan oğlum bir kere olsun pazarlık yapsana!.. Belki yüz lira indireceksin!.. Yüz lira az para mı? Bir danada yüz lira indirirsen, yüz danada kaç lira kârın olur be oğlum… Bir düşünsene… Hadi bu konuyu geçelim… Yahu Hayri!.. Bu Şerafettin tam bir politikacı!.. Bunu böyle kim yetiştirdi? Ne zaman yetişti? Anlayamadım!.. Bizim babamız siyasetle uğraşmazdı ama dedemiz muhtardı. Hem de namlı bir muhtarmış. Kasabada da sözü geçermiş. Dedesine mi çekmiş ne? Hani geçen sene dana almak için Erzurum’a gitmiştim ya… Hani yanıma Şerafettin’i de almıştım… Mal almaya alışsın, çevreyi biraz tanısın istemiştim… Yanımda hiç durmadı ki!.. Pazarı bile gezmedi!.. Bir anda ortadan kayboluverdi!.. Ya bu çocuk tuvalete mi gitti; yemek yemeye mi gitti diye kafamı kaşırken; tam üç saat sonra, yanında tanımadığım birkaç arkadaşıyla birlikte ortaya çıkıverdi. MHP’nin Erzurum il kongresine gitmiş!.. Aldığım danalara bakmadı bile! Nefes nefese; “Amca, MHP’nin Erzurum İl Başkanlığını bizim arkadaş kazandı! Şimdi benim acele olarak Kars’a gitmem lazım! Bizim arkadaş aday! Destek olmam lazım!” dedi. Tanımadığım o arkadaşlarıyla çekip gitti!.. Aldığım danalara bakmadı bile! Ucuz mu aldım, pahalı mı aldım… sormadı bile!.. Kars’tan da Ardahan’a geçmiş. Fikri… Biz dönüşte Şerafettin’le nerede buluştuk biliyor musun? Samsun’da!.. Evet!.. Samsun’da!.. Yine de moralini bozmadım. Ne yaptın yeğenim, dedim. “Amca; Kars’ta, Ardahan’da ve Artvin’de bizim adamlar kazandı. Ama… Rize ve Trabzon’da kaybettik,” dedi. Yeğenim, buralara kadar gelmiş iken; Giresun ve Ordu kongrelerini de yapıverseydin keşke, dedim. Ne dese iyi… “Amca, Samsun dâhil o kongreler üç ay sonraya ertelendi. Buralara üç ay sonra geleceğim” dedi. Yani, kongrelerin ertelendiğinden de haberi var!.. Sanki, MHP’nin Doğu Anadolu ve Karadeniz bölge sorumlusu. Daha askere bile gitmedi. On dokuz yaşında. Ama işi gücü siyaset… Tam bir MHP sevdalısı!.. Varsa da Türklük yoksa da Türklük!.. Üç ay sonra Kurban Bayramı başlıyor… Amca, ahırda malımız var mı yok mu diye sormuyor da… Kurbana hazır mıyız demiyor da…Üç ay sonra yapılacak olan MHP kongrelerini takip ediyor!..

Hayri Kuyucak biraz kaygılanmıştı:

-Peki ağabey ne yapacağız?

-Şerafettin dükkânda durmayı pek sevmiyor gibi. Mal almaya nasıl gittiğini az önce anlattım işte. Mal satmaya da şöyle gönüllü bir şekilde gitmiyor. Ama Hayri… Şerafettin bu konular da birazcık isteksiz dursa da… Şerafettin tam bir beyin… Tam bir organizatör… Toparlayıcı… Kardeşlerini yönetmeyi de yönlendirmeyi de seviyor. Kardeşleri de kendisine her konuda büyük bir saygı ve sevgi duyuyorlar. Yani… Kardeşleri Şerafettin’in liderliğini çoktan kabul etmişler zaten. Bize de bunu onaylamak düşer. Kısacası… Şerafettin bunların başı olsun. Bu durumu biz de kabul edelim. Şerafettin kardeşlerini yönlendirsin. Şerafettin’in en büyük görevi bu olsun. Ha!.. Hayri!.. Yahu bu genç yaşına rağmen Şerafettin’in müthiş bir çevresi var. Yurdun dört bir yanında dostları var. Bunu nasıl sağladı pes doğrusu. Bütün iş bağlantılarını Şerafettin yapsın. Özellikle dışarıdaki işlerimizi takip etsin. Sık sık iş gezilerine çıksın. Çıkıyor da zaten. Dışarıdaki hasılatı toplasın.

Fikri Kuyucak yeğeni Şerafettin hakkında böyle konuşuyordu ama nedense kardeşi Hayri Kuyucak’ın kaygıları biraz daha artmıştı:

-Topladığı hasılatın yarısını MHP’nin kongrelerinde yesin gelsin!..

-E ne yapalım… Yarısı da bize yeter.

Fikri Kuyucak kardeşine bu şekilde karşılık verdikten sonra birazcık sinirlenir gibi olmuştu:

-Hayri!.. Bir daha böyle konuşma!.. İster yarısını yer, ister tamamını!.. Bizim aramızda bu zamana kadar hiç para konusu oldu mu? Olmadı! Sen çok yedin; ben az yedim, diye aramızda hiç mevzuu oldu mu? Olmadı!.. İnşallah bizim çocuklarımızın arasında da böyle konular olmaz. Birbirlerine inşallah-bizim gibi-hep güvenirler.

Hayri Kuyucak ağabeysini büyük bir memnuniyetle onayladı:

-Haklısın ağabey. Para konusuna hiç girmeyelim. Biz, birbirimize hiç yanlışlık yapmadık… Çocuklarımız da yapmazlar alimallah. Tamam. Şerafettin’in görevi bunlar olsun. Peki, Nurettin’i ne yapacağız?

-Şimdi Nurettin’i bırak. Onu en son konuşalım. Dükkânda Salim dursun. Salim, çok olgun bir adam olacak. Müşteriye iyi davranıyor. Güler yüzlü. Sonra; güçlü-kuvvetli... Akşama kadar on dana parçalasa, bana mısın demez. Benim esas kafamı karıştıran en küçük oğlan… Salih!.. Onu ne yapacağız bilmiyorum. Dükkânda durmayı pek sevmiyor. Durduğu zaman da insanı korkutuyor. Kavgacı bir yapısı var. Esnaflıktan çok kabadayılığa özeniyor gibi. Tamam… Müşteriye çok saygılı davranıyor. Çay ikram etmeden kimseyi göndermiyor. Ama hep MHP, MHP, MHP!.. Et keserken de MHP, kemik parçalarken de MHP!.. Siyasi sohbet yaparken bir gün heyecandan parmaklarını kesecek diye korkuyorum.Yani, Salih de Şerafettin ağabeysi gibi politikayı çok seviyor. Ağabeysine mi özeniyor ne? Akşama kadar siyaset konuşsa bıkmıyor!.. Daha on üç yaşında!..

Hayri Kuyucak hemen araya girdi:

-O zaman onu da Şerafettin ağabeysinin peşine takalım!..

Fikri Kuyucak, kardeşinin bu önerisine kahkahalarla gülerken, şunları da söylemeden edemedi:

-Hasılatın yarısını da o yesin diyorsun yani!..

Fikri Kuyucak’ın bu sözlerine de Hayri Kuyucak kahkahalarla gülerken, sözü tekrar Fikri Kuyucak aldı:

-Hayri… Salih dükkânda durmayı sevmiyor ama biz onu yine de dükkâna verelim. Salim güçlü-kuvvetli; Salih’i kontrol eder. Biz de Salim’i iyice tembihleriz. Buna pek yüz verme; gerekirse kulağını biraz çek, deriz. Yani, Salih’i yola getirirse Salim getirir, diye düşünüyorum. Salim de bu işi başaramazsa başka bir çare düşünürüz. Gelelim Nurettin’e… Hayri… Bir kere mal almaya kesinlikle Nurettin’i gönderelim.

Hayri Kuyucak ağabeysinin bu önerisini hiç sevmedi:

-Nurettin’i!.. Mal almaya!.. Şaka yapmıyorsun ya ağabey?!

Fikri Kuyucak, gayet kendinden emindi:

-Hayri... Tamam. Nurettin’in birazcık şapşal bir duruşu var. Saftirik bir görüntüsü var. Oturuşunda bile meymenet yok gibi. Sanki ağzı var dili yok. Az konuşuyor… Ama öz konuşuyor. Onun az konuşması; molla sansınlar diye değil… Nurettin iyi bir dinleyici Hayri… Nurettin gerçekten de samimi bir dinleyici!.. Onun herkesi ciddiye alarak can kulağıyla dinlemesi aslında çok önemli bir özellik. Bence büyük adam özelliği bu!.. Öyle her lafa maydanoz olmuyor. Herkesle de konuşmuyor. Ama gevezeler, cart curt konuşanlar Nurettin’in bu susuşunu yanlış anlıyorlar. Bir şey bilmediğinden konuşmadığını sanıyorlar. Fakat… Çok aldanıyorlar… Nurettin aslında cin gibi Hayri!.. Nurettin cin gibi!..

-Nurettin?!..

-Evet Nurettin!

-Nurettin cin gibi?!

-Eveeet!..

Hayri Kuyucak’ın kafası allak bullak olmuştu:

-Ağabey!.. Nurettin nasıl oldu da senin gözüne bu kadar girebildi? Hayret bir şey!

Hayri Kuyucak, sözlerini bitirdikten sonra, çayının şekerini karıştırırken gülmemek için de kendisini zor tutuyordu. Çayından bir yudum aldıktan sonra, sigara sarmak için tütün tabakasına uzanan Hayri Kuyucak, kendisine ciddi bir yüzle bakan ağabeysine tekrar sordu:

-Ha ağabey!.. Bu bizim saftirik Nurettin, nasıl oldu da senin gözüne girdi? Anlatsana!..

Fikri Kuyucak, gayet ciddi bir yüz ifadesiyle ve ses tonuyla sözlerine başladı:

-Hayri!.. Son gülen iyi gülermiş. Sen oğlunu iyi tanımıyorsun demek ki!.. Kulaklarını aç da beni iyi dinle öyleyse. Ben en son mal almaya-iki hafta önce-Kozkule köyüne gitmiştim. Nurettin de benimle gelmek istedi. Tamam dedim, geç bakalım direksiyona. Uzatmayalım, bizim kamyonetle yola çıktık. Ha!.. Şoför On Beş Hüseyin de bizimle geldi. Onun da Dodge marka kamyonu Kozkule yaylasında arızalanmış. Arabasına parça götürüyor. Neyse. Çarşak, Kayaboğazı, Yaylacık derken Dodurga köyüne geldik. Yol kenarlarında bir iki sürüye rastlamıştık... Yahu dedim, ta Kozkule yaylasına çıkacağıma şu sürülerden biraz mal alıp da döneyim… Şoför On Beş Hüseyin’i de başka bir arabayla Kozkule yaylasına gönderirim diye düşündüm… Ama… Baktığım bir iki sürünün mallarını Nurettin beğenmedi!.. Bana müdahale etti!.. Kimisine pahalı, dedi. Kimisine zayıf!.. Bana mal aldırmadı!..Bu çocukta iş var galiba diye düşündüm. Hatırını kırmadım. Dediklerini yaptım. Hayri; sen, Kozkule köyünden Tilki Rasim’i bilirsin değil mi?

-İyi bilirim. Çakal Rasim de derler ona. Çok kurnazdır. Çok sinsidir. Ben ondan katiyen mal almam. Alamam da zaten. Herkesin üçe sattığını o mutlaka beşe satar. Nasıl satar bilmiyorum ama satar işte!.. Sonra ağabey?

-Hayri… Hani, Dodurga köyünün yukarı mahallesinden yaylaya bir yol çıkar ya… İşte o yola saptık. Dodurga’nın çobanları bu yoldan sürülerini yaylaya doğru çıkarırlar, belki bir sürüye falan rastlarız diye düşünmüştüm. Dodurga yaylasına yakın bir yerde “Meşelik” diye bir düzlük vardır. Dodurga’nın çobanları genellikle o küçük düzlükte mola verirler. Hani orada su oluğu falan da var ya… Neyse düzlüğe kadar geldik. Arabayı durdurduk. Sürü mürü yok. Bir sigara yakarak, şöyle bir etrafı dinledim. Bu arada bir ses duydum. Ses, sol tarafımızdan; aşağılardan geliyordu. Hani, Durağan Buzluk Yaylası’ndan gelen bir dere var ya… Köpek sesleri, çan sesleri o dereden geliyordu. Fakat; bu derenin geçtiği dar vadi bize en az beş yüz metre uzaklıkta. Orada da küçük bir düzlük vardır. Dodurgalılar mandalarını bu düzlüğe bırakırlar. Ot bol… Su da bol… İşte çobanın biri bu aşağıdaki çayırlıkta sürüsünü otlatmış, hayvanlarını derede suluyor. İyice baktım… Sürünün çobanını tanıdım. Kim olsa iyi?

-Tilki Rasim.

-Aynen. Ben umutsuz bir şekilde; hadi yeğenim gidelim, ondan bize hayır gelmez, derken… Nurettin bana yine müdahale etti. “Amca dur. Bu sürünün oğlakları da kuzuları da çok gürbüze benziyor. Ben bu sürüye yakından bakmak istiyorum” dedi. Uyardım… “Oğlum, o adamdan biz mal alamayız. Bu dağların en kurnaz adamıdır o. Tilki Rasim, derler ona.” dedim. Ama Nurettin oralı bile olmadı. Bu arada On Beş Hüseyin de kulağıma eğilerek; “Dokunma oğlana. Bunda iş var galiba! Bakalım ne yapacak!” diye fısıldayınca, geri durdum. Biz On Beş Hüseyin ile tekrar arabaya binip de olacakları oradan takip etmek isterken Nurettin de hiç vakit kaybetmedi:

-Rasim dayııı!.. Rasim dayııı!..

Beş yüz metre aşağıdaki derede sürüsünü sulayan Tilki Rasim; kafasını kaldırarak yukarıya doğru baktı baktı baktı ve sonunda kendisine seslenen ve durmadan el sallayan Nurettin’i gördü:

-Ne var yeğenim? Bir şey mi oldu?

-Rasim dayı!.. Satılık oğlağın var mı?

Tilki Rasim’in satılık oğlağı olmaz mı? Hele böyle dağın başında, henüz bıyıkları bile terlememiş, on altı yaşlarında sarı bir çocuk bulursa:

-Olmaz olur mu yeğenim? Oğlağım da var kuzum da… Sen sadece oğlak mı alacaksın?

Nurettin oğlak da alacaktı kuzu da… Zaten bir gözüyle de çaktırmadan kuzuları inceliyordu Nurettin. Tabii ki kuzulara da baktığını zerre kadar sezdirmek istemiyordu…

-Rasim dayı!.. Sen elli tane oğlağı toplayarak buraya getir!.. Burası düz ve geniş alan!.. Hem daha iyi bakarım; hem de pazarlığı burada yaparız!.. Param da peşin ha!..

Elli oğlak. Para peşin. Alıcı on altı yaşlarında bir çocuk. Zaten elli kadar oğlağı vardı Tilki Rasim’in. Elli altmış tane keçisi; yüz kadar da koyun-kuzusu vardı… Tilki Rasim, beş yüz metre kadar aşağıdaydı ama yukarıdan kartal gibi kendisini süzen Nurettin’in kısık gözleri; Tilki Rasim’in piliç görmüş gibi parıldayan gözlerini de şapırdayan ağzını da net bir şekilde görüyordu. İyi de… Elli tane oğlak, beş yüz metrelik dik yokuşu nasıl çıkacak? Yaz mevsiminin en şiddetli günleri. Temmuz ayı. Hava çok sıcak… Saat: 11.00… Oğlaklar su içiyorlar. Suyunu içen de çayıra koşuyor. Biraz yayılan da yeniden kendisini dere kenarına atıyor. Buz gibi suyun içinde oynuyor. Sonra… Oğlakların anaları ne olacak? Keçiler ne olacak? Fakat… Müşteri de yağlıya benziyor. Üstelik de çok toy gibi. Biraz da safımsı gibi duruyor. Ayağına kadar gelmiş. Baykuşun dalına kona kuş gibi. Bu fırsat kaçar mı? Tilki Rasim de kaçırmak istemedi. Hiç vakit kaybetmeyerek oğlakları, keçilerle birlikte toplayarak, yukarıdaki küçük düzlüğe çıkarmak için kolları sıvadı. Kolları sıvadı ama… Tilki Rasim çok kurnaz bir adam ama… Yaş elliye dayanmış… Kilosu var… Fakat, müşteri de çok yağlı… Çok toy… Sonra safa da benziyor… Kısacası; yağlı müşteriyi kaçırmak istemeyen Tilki Rasim; elli tane oğlağı anneleriyle birlikte toplayıp da beş yüz metre yukarıdaki düzlüğe çıkarana kadar ölüp ölüp dirildi. Tilki Rasim, oğlaklarını Nurettin Kuyucak’ın bulunduğu düzlüğe çıkardığı zaman nefes nefese kalmıştı. Tilki Rasim çok yorulmuştu ama Nurettin’in safımsı yüzüne şöyle bir baktığı zaman biraz rahatlamıştı. Yani, Nurettin’i tahmin ettiğinden de fazla saf ve toy bulan Tilki Rasim; yukarı çıktığıma değdi diye sevinmiş gibiydi. Bu durumun farkında olan Nurettin de hemen bu pozisyonu değerlendirmek istedi. Nurettin Kuyucak hemen eğilerek, çorabına sakladığı Marlboro sigara paketini çıkardı. Marlboro paketini gören Tilki Rasim’in gözleri cam gibi parlamıştı. Nurettin’in sigara içtiğini bile bilmeyen amcası, kamyonetin camından öfkeli bir şekilde bakarken; On Beş Hüseyin, ”Dokunma çocuğa, işin sonunu bekleyelim” diyerek kendisine müdahale etti. Marlboro sigarasına bayılan Tilki Rasim, daha pazarlık falan başlamadan; peş peşe çektiği dört nefesle bir anda sigaranın yarıdan fazlasını içivermişti. Nurettin Kuyucak, paketi tekrar çıkarak hemen bir sigara daha ikram etti Tilki Rasim’e. Dediğimiz gibi Marlboro sigarası Tilki Rasim’in çok hoşuna gitmişti. Kafası azcık döner gibi olmuştu ama olsun… Uzun zamandır Marlboro sigarası içmeyen Tilki Rasim halinden çok memnundu. Tilki Rasim, çenesini hafifçe yukarı kaldırarak, sigarasından derin nefesler çekerken, daha fazla beklemeyen Nurettin Kuyucak hemen sadede geldi:

-Rasim dayı… Oğlakların fiyatı kaç kuruş?

Kuruş!.. Kaç kuruş?

Kamyonetin içinde oturan ve pazarlığı sessizce buradan takip eden Fikri Kuyucak ile Şoför On Beş Hüseyin; Nurettin’in böyle küçültücü birimlerle pazarlığa başlamasından çok memnun olmuşlardı. Fikri Kuyucak, iş var galiba lan bu oğlanda, diye mırıldanırken; On Beş Hüseyin ise işaret parmağını burnuna götürerek sus işareti yapıyordu.

Tilki Rasim, cevap vermeden önce, sigarasından derin bir nefes çekerek, ikinci sigarasını da filtresine kadar içti. Tabii ki Nurettin Kuyucak tetikte bekliyordu. Tilki Rasim, üçüncü sigarasından derin bir nefes çektikten sonra cevap verebildi Nurettin Kuyucak’a:

-Yeğenim… Sen, oğlakları mı soruyorsun, keçileri mi?

-Oğlakları dedik ya Rasim dayı!..

-Ha!.. Tamam!.. Yeğenim… Satılık elli tane oğlağım var. Tek tek mi pazarlık yapacağız… Alayına birden mi?

-Rasim dayı… Ben oğlaklara şöyle bir baktım… Sen ortalama bir fiyat söyle. Ona göre konuşalım.

Tilki Rasim karşısındaki toy gence bir kere daha sırıtarak baktı. Ulan bu kekliği bana Allah gönderdi galiba diyerek içinden sevinçle mırıldanan Tilki Rasim, yine de fazla yüksekten uçmadı. Hani kuşu kafeste tutmak istiyor ya…

-Yeğenim… Oğlak başı üç yüz lira olsun. Elli oğlak ne eder? On beş bin lira. Paramı da peşi…

Tilki Rasim’in sözlerini sert bir şekilde kesti Nurettin Kuyucak:

-Rasim dayı! Rasim dayı! Ben sana keçilerin fiyatını sormuyorum!.. Oğlakların fiyatını soruyorum!..

Allah Allaaah!.. On altı yaşındaki toy sarı çocuk çetin ceviz mi çıkacak ne?!

Tilki Rasim, aniden dişi ağrımaya başlayan bir hasta gibi Nurettin Kuyucak’a kaşlarını çatarak bir süre baktı. Ne keçisi lan!.. Bir keçiye üç yüz lira mı istenir hergele, diye söze başlayacaktı ki buna fırsat bulamadı. Asla tayming hatası yapmayan Nurettin Kuyucak tabii ki bu topu da ıskalamadı. Hemen Marboro paketini çıkararak Tilki Rasim’e bir sigara daha ikram eden Nurettin Kuyucak’ın zamanlaması mükemmeldi. Tilki Rasim bir anda pamuk gibi oluvermişti. O biraz önceki çatık kaşları bile mısır püskülüne dönüvermişti. Birkaç derin nefesten sonra iyice yumuşayan Tilki Rasim; kıtlıktan çıkmış gibi peş peşe dört beş nefes daha çekince, gayet mülayim bir şekilde konuşmaya başladı:

-Yeğenim… Ben, keçilere hiç tane başı üç yüz lira ister miyim? Benim keçilerimin ortalama fiyatı beş yüz lira bile olmaz.

Sanki Nurettin Kuyucak bilmiyordu Keçilerin fiyatının beş yüz liradan aşağıya olmayacağını. En ciddi pozlarından birini takınarak devem etti Nurettin Kuyucak:

-Rasim dayı… Senin oğlakları satmaya niyetin yok galiba!..

Olur mu? Hiç niyeti olmaz mı? Adam oğlakları; beş yüz metrelik dik yokuşu çıkarak geldi yukarıdaki düzlüğe. Aşırı sıcakta. Saat 11.00’de. Elli tane oğlağı dere kenarından toplayıp da yukarıdaki düzlükte toplamak az bir iş mi? Ama Nurettin Kuyucak yine saflığa vurdurdu:

-Rasim dayı… Kusura bakma. Seni buraya kadar yordum. Senin oğlakları satmaya niyetin yok. Hadi bana eyvallah.

Nurettin Kuyucak bu lafları gayet ciddi bir şekilde söylerken; Rasim dayısına bir sigara daha ikram etmeyi ihmal etmemişti tabii ki. Tilki Rasim, sigarasının dumanını, altı aydır yağmur görmemiş çorak toprağın suyu emmesi gibi içine çekerken; Nurettin Kuyucak da-inandırıcı olsun diye- yıldırım hızıyla kamyonetine doğru yürümeye başladı. Bir iki defa uzun uzun öksürdükten sonra Nurettin’in arkasından ancak seslenebildi Tilki Rasim:

-Yeğenim! Lan yeğenim! Hiç satmaz olur muyum? Üç yüz lira dedim diye nereye gidiyorsun? Hele sen de bir şey ver!.. Dön geri dön!..

Nurettin Kuyucak ani bir dönüşle, yeniden Tilki Rasim’in yanına kadar geldi:

-Rasim dayı!.. Oğlak başı yüz elli lira veriyorum!.. Ama hani oğlaklar nerede?

Oğlaklar bu sıcakta asker gibi bekleyecek değiller ya… Yaz mevsimi… Temmuz ayı… Saat neredeyse 12.00’ye geliyor… Güneş tam tepede… Oğlaklar-annelerinin peşinden-yokuş aşağı depar atarak çoktan beş yüz metre aşağıdaki dereye vardılar… Ana sürünün içine dağılmış olan oğlaklar görünmüyorlardı bile…

Tilki Rasim, aşağıya kaçan oğlaklarına öfkeli bir şekilde bakıp bakıp tam da küfürler yağdırmaya hazırlanıyordu ki Marlboro sigarasını ağzında buluverdi. Tilki Rasim bu sigaraya birazcık kuşkuyla baksa da… Karşısındaki toy çocuğun çetin cevize benzediğini azcık anlar gibi olsa da… Yine de sigarasını gayet kendinden emin bir şekilde tüttürürken, keyifli gibiydi. Tilki Rasim, sigarasının dumanını yamaçtan aşağıya doğru üflerken kesinlikle mülayim, hoş görülü ve bir o kadar da sevecendi:

-Yeğenim!..Bu oğlaklar neredeyse üç aylık oldular!.. Hiç yüz elli lira olur mu?

Nurettin Kuyucak, aşağıda, dere kenarında yayılan kuzulara(oğlak işi kafasında zaten netleşmişti) şöyle bir kısık gözlerle; ama, tabii ki kartal bakışlarla baktı baktı baktı ve bir teklif daha sundu Rasim dayısına:

-Rasim dayı!.. Oğlak başı yüz yetmiş beş lira!.. Tamam mı?

Tilki Rasim, Nurettin Kuyucak’ın gözünün içine soktuğu Marlboro paketinden, gayet kibar bir şekilde, bütün nazikliğiyle-piliç boğazlar gibi-bir sigara daha alırken-sinirlenmeyi bırak-gülmemek için de kendisini zor tutuyordu.

-Olmaz yeğenim!.. İki yüz elli lira bari olsun!..

Nurettin Kuyucak, sürünün içindeki kuzulara son bir kere daha alıcı gözle baktı.

Yahu… Nurettin Kuyucak oğlak almayacak mı? Oğlak pazarlığı yapmıyor mu? Oğlaklara talip değil mi? Kuzulara niye bakıyor ki?!

Nurettin Kuyucak’ın ne alacağı belli mi olur? Hesabına gelirse oğlakları da alır kuzuları da… Hatta keçileri bile…

-Rasim dayı… Seninle anlaşacağız gibi. Sen hele şu elli oğlakla elli kuzuyu toplayarak buraya getirsene. Kuzuları da alacak gibiyim. Dur!.. Şu sigaranı da tazele bakalım. Hah şöyle. Ooh!..

Yaşasın!.. Bu sarı çocuk, iki yüz elli liraya tav olacak gibi duruyor!.. Elli tane de kuzu istiyor!.. En az altı ay Boyabat pazarına gitmekten kurtuldum, diye düşünüp, ağzındaki sigarayı tüttürerek; tren vagonu gibi, hızlı bir şekilde koca göbeğini hoplatarak, beş yüz metrelik dik yamacı bir çırpıda indi Tilki Rasim. Yalnız… Tilki Rasim’in elli kuzu ile elli oğlağı toplayarak yukarıdaki küçük düzlüğe çıkarması bir öncekinden de meşakkatli olmuştu. Hadi kuzuları bırakalım da… Öğlenin aşırı sıcağında oğlakları toplamak, gerçekten de öyle her babayiğidin harcı değildi. Tilki Rasim, yukarıdaki düzlüğe oğlakları ve kuzuları çıkarmayı başardığı zaman, resmen savaştan çıkmış gibiydi. Tabii ki Tilki Rasim’in imdadına-her zaman olduğu gibi-Nurettin Kuyucak Hızır gibi yetişivermişti:

-Rasim dayı tüttür bakalım.

Tilki Rasim, nefes nefese kalmış!.. Neredeyse baygınlık geçiriyor!.. Ama yine de Nurettin Kuyucak’ın uzatmış olduğu Marlboro paketinin içinden, tereyağından kıl çeker gibi almış olduğu sigarayı büyük bir memnuniyetle ağzına götürdü. Nurettin Kuyucak da vakit kaybetmedi:

-Rasim dayı!.. Elle oğlak ile elli kuzuya yirmi bin lira veriyorum. Hayvanların tanesi iki yüz liraya geliyor. Paranın yarısını şimdi; diğer yarısını da üç gün sonra, pazartesi günü veririm. Boyabat Kasaplar Çarşısı’ndaki dükkânımıza uğra, paranı al. Tamam mı?

Tilki Rasim, sigarasından derin bir nefes çektikten sonra, gözlerini kısarak, kafasından şöyle bir hesap yaptı ve net konuştu:

-Olmaz yeğenim. O fiyatlara olmaz. Sen hele biraz daha çık bakalım.

Nurettin Kuyucak da netti:

-Rasim dayı, senin mal satmaya niyetin yok galiba. Sen bilirsin. Hadi bana eyvallah.

Senin mal satmaya niyetin yok galiba!.. Lafa bak!.. Sen, elli yaşlarındaki koca göbekli adama bu sıcakta elli tane oğlağı toplat… Buz gibi suyu olan derenin kenarında oynaşan, su içen oğlakları bin bir güçlükle bir araya getirt… Güneş tam tepedeyken, beş yüz metre yukarıdaki düzlüğe çıkart…Ondan sonra, ilk pazarlıkta da adama rest çek!.. Olacak bir iş miydi bu? Fakat… Burada normal olmayan bir durum daha vardı ki o da şuydu: Nurettin Kuyucak’ın az önceki restine Tilki Rasim, zerre kadar kızmamıştı… bozulmamıştı!.. Sakin sakin sigarasını içiyordu!.. Evet… Tilki Rasim’im en önemli özelliği kurnaz oluşuydu ama… Tilki Rasim, aynı zamanda oldukça da sert bir adamdı. Kavgacıydı… Kabadayı idi. Pazarlıklarını hep kavga eder gibi yapardı. Laf ebesiydi. Laf ile boğardı karşısındakini. Kısır hayvanı; buzalacı diye; dokuz aylık buzalacı hayvanı ise kısır diye satardı!.. Ama lakin… On altı yaşındaki Nurettin Kuyucak’ın karşısında süt dökmüş kedi gibiydi Tilki Rasim. Okunmuş gibiydi Tilki Rasim! Büyülenmiş gibiydi! Nurettin Kuyucak’ın çok toy oluşu; saftirik görüntüsü… Bu aşırı sıcakta iki defa beş yüz metre aşağıdaki vadiye inip-çıkışı… Galiba, biraz da Marlboro sigarası Tilki Rasim’i pamuk gibi edivermişti. Kısacası… Tilki Rasim, öğlenin sıcağında girmiş olduğu sihir çuvalının içinden bir türlü çıkamıyordu işte. Yedi dağın efesi Tilki Rasim’in şu mülayimliğine bakar mısınız?

-Yahu yeğenim. Hemencecik de nereye gidiyorsun? Dur kızma. Tut elimi. Hadi tane hesabı iki yüz elli lira bari olsun.

Aslında Nurettin Kuyucak için iki yüz elli lira iyi fiyat idi. Yani, zaten Nurettin bu fiyatlara kadar çıkacaktı. Ama… Karşısındaki defans bloğunun çökmek üzere olduğunu anlayan Nurettin Kuyucak, tamamen hücum ağırlıklı oynamaya başladı:

-Olmaz Rasim dayı! İki yüz liradan bir kuruş daha yukarı çıkmam! Hadi bana eyvallah!

Nurettin Kuyucak, arkasını dönüp de hızlı bir şekilde yürümeye başlayınca; Nurettin’le birlikte paranın da yarısının gittiğini anlayan Tilki Rasim, heyecanlı bir şekilde seslendi:

-Yeğenim! Hele dur hele! Hele sen bana bir sigara daha yakıver! Sen şimdi iki yüz liradan yukarı çıkmıyor musun?

Nurettin Kuyucak, Rasim dayısının sigarasını yakmasına-büyük bir zevkle-yardımcı olurken, son bir kere daha oğlaklarla kuzulara bakmak için şöyle bir çevresine bakındı ama… Oğlaklar da kuzular da tekrar dağılarak, beş yüz metrelik yamacı ok gibi inerek, dere kenarında otlayan ana sürüye çoktaaan karışmışlardı bile. Fakat bu durum; Nurettin Kuyucak’ın çok ama çok hoşuna gitmişti. Tilki Rasim’in-kırk yıl düşünse-asla yorumlayamayacağı bir şekilde gülümseyen Nurettin Kuyucak; öldürücü yumruğu vurmanın tam zamanı olduğunu anlamıştı:

-Rasim dayı. Hele sen şu elli oğlakla elli kuzuyu bir kere daha toplayarak buraya getir. Bir şeyler yaparız.

Tilki Rasim, sigarasını keyifli bir şekilde tüttürürken; oğlakların ve kuzuların tekrar aşağıya kaçmış olduklarını anlayınca biraz sinirlendi. Fakat, yine de sakin olmaya çalıştı Tilki Rasim. Ağzındaki sigara pek keyifliydi; toy ve yağlı müşterisini de kaçırmak istemiyordu Tilki Rasim. Gerçi, hava çok sıcaktı. Güneş de tam tepedeydi. Böyle bir havada özellikle oğlakları toplamak çok zordu. Üstelik kendisi de çok yorulmuş ve oldukça acıkmıştı. Yani… Sigarasını keyifle tüttürse de beş yüz metre aşağıda otlayan sürüsüne bakarken; ulan ben bu oğlakları nasıl toplayacağım da tekrar buraya kadar çıkaracağım, diye kara kara düşünmekten de edemedi Tilki Rasim. Tabii ki Tilki Rasim’in bu imdadına da –her zaman olduğu gibi-yine Nurettin Kuyucak yetişmişti. Tilki Rasim, Nurettin Kuyucak’ın uzattığı paketten-aşağıdaki sürüsüne öfkeli bakışlar fırlatarak-bir sigara daha alıp; yine aşağıdaki sürüsüne bakarken, ağzına götürdü. Yine sürüsüne bakarak sigarasını yakan Tilki Rasim; Nurettin’in hâlâ uzatmış olduğu sigara paketinden bir dal daha alıp, onu da kulağının arkasına koyduktan sonra, hiç vakit kaybetmeden tekrar yamaçtan aşağıya inmeye başladı.

Tilki Rasim, en az on, on beş dakika uğraştıktan sonra; elli oğlak ve elli adet kuzuyu güçlükle bir araya getirdi. Yine en az on, on beş dakika çabaladıktan sonra; hayvanlarını yukarıdaki düzlüğe çıkardığı zaman, resmen bitmişti Tilki Rasim. Ayakta duracak hâli bile kalmamıştı Tilki Rasim’in. Zaten, yukarı çıkmayı başarabildiği zaman, yamacın hemen başındaki çayıra oturup da konuşabildi Tilki Rasim:

-Yeğenim!.. Aha!.. Mal!.. Burada!.. İyice… bak!.. Ben bir daha… Ne aşağıya… inerim!.. Ne de… Yukarıya… çıkarım!..

Nurettin Kuyucak, oğlak ve kuzuları kırk yıllık usta kasap edasıyla tekrar tekrar inceledikten sonra, hâlâ çayırda oturarak güçlükle nefes almaya çalışan Tilki Rasim’e elini uzattı:

-Rasim dayı!.. Tane hesabını bırakalım!.. Sen şu elli oğlakla elli kuzuya toptan bir fiyat iste bakalım!..

Nurettin Kuyucak-saftirik bakışlarla ve toy çocuk sesiyle-bu yeni teklifini yaparken; Marlboro sigara paketini de Tilki Rasim’in burnunun ucuna doğru uzattığını söylemeye gerek var mı?

Tilki Rasim, sağ kolunun avucu şakağında, dirseğinin üzerinde, yattığı yerden sigarasını tüttürürken; karşısında küçük bir buda heykeli gibi duran, on altı yaşındaki Nurettin Kuyucak’a kısık gözlerle uzun uzun baktıktan sonra, kafasındaki fiyatı kararlı bir şekilde açıkladı:

-Yirmi bin lira!

Haydaaa!.. Yahu kardeşim Nurettin Kuyucak’ın yarım saat önce vermiş olduğu fiyat da bu değil miydi? Tilki Rasim, Nurettin’in verdiği bu fiyatı o zaman kabul etmedi de şimdi kendisi neden aynı teklifi yapıyordu ki?

Neyse. Tamam. Fiyat uygundu. Her şey tam da Nurettin Kuyucak’ın istediği şekilde gidiyordu. Öğle sıcağında elli tane oğlağı tam üç kere toplayarak, yukarıdaki küçük düzlüğe toplayan Tilki Rasim, neredeyse nakavt olmak üzere olan bir boksör gibiydi. Yattığı yerde bile sallanıyor gibiydi Tilki Rasim. Tilki Rasim’in bu perişan görünümünde, bu acıklı durumunda; aç karnına içmiş olduğu en az on adet Marlboro sigarasının da bir etkisi var mıydı? Olabilir. Ama işin doğrusu… Aşırı öğle sıcağında elli tane oğlağı, tam üç kere dağıtıp- toplamak öyle her babayiğidin harcı değildi. Bunu ancak Tilki Rasim gibi işinin ehli olan çobanlar yapabilirdi. Ama yine de Tilki Rasim’in perişan durumu da ortadaydı işte. Fiyat uygundu ama Nurettin Kuyucak, yine de hemen tav olmak istemiyordu. Anlaşılan; Dodurga, Bayat, Tırnalı, Uzunöz, Çukurhan ve Kozkule köylerinde kurnazlığıyla nam salmış olan Tilki Rasim’e unutamayacağı bir ders vermek istiyordu on altı yaşındaki Nurettin Kuyucak:

-Rasim dayı!.. Bu sıcakta beni yorma… Ben senden çok büyük bir fedakârlık istemiyorum. Sadece adet yetini bulsun diye konuşuyorum. Hani, pazarlık yapmak sünnetten ya… Rasim dayı… Sadece bir liracık istiyorum.

Bin liraya, bir liracık diyor Nurettin Kuyucak!.. Ama bu on altı yaşındaki çocuğun ağzından çıkan “cık” lı konuşma işe yarıyor:

-Tamam yeğenim… On dokuz olsun.

Yani, on dokuz bin lira diyor Tilki Rasim. Yani, fiyatı bin lira daha aşağıya çekiyor Nurettin Kuyucak. Bu pozisyonu anında değerlendiren Nurettin Kuyucak; hemen elini cebine atarak, çıkarmış olduğu on bin lirayı da-süper veznedar gibi bir kere daha yıldırım hızıyla saydıktan sonra-Tilki Rasim’e-güle güle harca demeyi de ihmal etmeden-uzatırken; marlboro paketini de tekrar ortaya çıkarmıştı:

-Rasim dayı!.. Al şu on bin lirayı. Önce say. Yolda bile bulsan parayı sayacaksın, derler. Geri kalan dokuz bin lirayı da pazartesi günü Boyabat’a gelince bizim dükkâna uğra al. Tamam mı? Hadi şimdi bana yardım et de şu kuzuları ve oğlakları kamyonete yükleyelim.

Nurettin Kuyucak, hadi şimdi bana yardım et, diyor ama… Tilki Rasim’in kımıldayacak hali kalmamıştı ki!.. Yorgunluktan yerinden bile kalkamayan Tilki Rasim; güçlükle bağdaş kurarak; bir yandan sigarasını tüttürürken bir yandan da elindeki on bin lirayı birkaç defa burnunu çeke çeke saymaya çalıştı. Tilki Rasim, parasını sayana kadar da Nurettin Kuyucak, tek başına kuzuları da oğlakları da bir çırpıda kamyonete koymayı başarmıştı.

Nurettin Kuyucak, kamyonetine binip de Şoför On Beş Hüseyin’i Kozkule yaylasına bırakmak üzere hareket ederken; hâlâ oturduğu yerde sigarasını tüttüren Tilki Rasim de kafası dalgın bir vaziyette kamyonetin arkasından bakıyordu.

Tilki Rasim, pazartesi günü Boyabat’a geldiği zaman Nurettin Kuyucak’ın kasap dükkânına hışımla girdi:

-Yeğenim!.. Lan ben üç gündür uyku uyuyamadım be!.. Lan bu on dokuz bin lira nereden çıktı? Hani sen tane hesabı yaparken, zaten bana yirmi bin lira teklif etmemiş miydin? Alayına birden hesap yapınca benim kafam karıştı!.. Yahu bu on dokuz bin lira nereden çıktı ki?! Ya yeğenim!.. Ben bin lira aldandım galiba ya!..

Müşteriye et kesmekte olan Nurettin Kuyucak, gayet ciddi bir yüz ifadesiyle kısa kesti:

-Rasim dayı! Benim sana dokuz bin lira borcum yok mu?

-Tamam da!.. Lan yeğenim!.. Hani… Tane hesabı yaparken sen bana yirmi bin lira teklif etmemiş miydin?

-Rasim dayı… O pazarlık başka, son pazarlık başka… Sen o pazarlığı zaten kabul etmemiştin ki… Yalan mı? Bak Rasim dayı… Ben, son pazarlığı bilirim. Benim sana dokuz bin lira borcum var. Al şu paranı.

Nurettin Kuyucak doğru konuşuyordu. Tane hesabı yapılan pazarlığı Tilki Rasim, gerçekten de kabul etmemişti. On altı yaşındaki Nurettin Kuyucak’ın sabırlı ve olgun atakları karşısında iyice bunalan ve nakavt olmak üzere olan bir boksör gibi sallanan Tilki Rasim, toptan yapılan pazarlığa evet demişti. Yapacak bir şey yoktu. Tilki Rasim, boynunu bükerek, almış olduğu dokuz bin lirayı saymak için dükkânın bir köşesine çekildi. Asık bir suratla parasını yıldırım hızıyla saydıktan sonra, öfkeli bir şekilde de cebine yerleştiren Tilki Rasim; Nurettin Kuyucak’ın söylemiş olduğu demli çayı; yutkuna yutkuna içerken… Sıcak çay, Tilki Rasim’in yemek borusunu cayır cayır yakarken… Toy bir çocuk tarafından sırtının çayıra yapıştırılmasını bir türlü hazmedemeyen Tilki Rasim bir yandan da acı acı Nurettin Kuyucak’a bakıyordu. On altı yaşındaki sarı bir çocuğun olağanüstü pazarlık yeteneğiyle kendisini alt etmesini bir türlü kabullenemeyen Tilki Rasim, dükkândan çıkarken de dişlerini gıcırdatarak, öfkeli bir şekilde mırıldanmadan edemedi:

-Ah eğer bir daha öğle sıcağında mal satarsam!.. Ah eğer bir daha oğlakları iki üç defa topladıktan sonra pazarlık yaparsam!.. Ah eğer bir daha aç karnına mal satarsam!.. Ah!..

Kısacası… Nurettin Kuyucak’ın bu müthiş başarısını kardeşine anlatan Fikri Kuyucak, kardeşini de büyük ölçüde rahatlatmıştı. Ağabeysinin teklifini büyük bir memnuniyetle onayladı Hayri Kuyucak:

-Tamam ağabey. Dediğin gibi olsun. Mal satın alma işinden sadece Nurettin sorumlu olsun. Hatta mal satma işinden de Nurettin sorumlu olsun. Bir akşam çocukları da toplayarak onlarla da bu konuyu enine boyuna istişare edelim. Kim hangi işi becerebiliyorsa o işin başına o geçsin. İşi ehline verelim.

Dedikleri gibi de oldu.

1977 yılının ağustos ayında bir kere daha toplanan aile büyükleri…

Adaletli bir seçim yaptılar.

Ve…

İşi ehline verdiler.

Tarih:27 07 2016 16:12(1932) Facebook'ta Paylaş

Boytek Boyabat Kız Öğrenci Yurdu
2. Yorum: hüseyin orhanoğlu 01 08 2016 14:43
teşekkür ederim hocam ınsanları araştırmadan küçük görmemek lazım güzel bir yazı olmuş

1. Yorum: cancan 29 07 2016 19:47
saygıdeğer abiciğim. biraz kısa tutsak diyorum. samimi olarak yazdım bunu. milletin kafası zaten bi duman..


Yorumcuların dikkatine! Yasal Uyarı!

  1. Yorumlarınızı anlaşılır bir dille ve dilbilgisi kurallarına uygun olarak özenle yazınız. BÜYÜK HARF kullanmayınız. Tekrar okuyarak yanlışlarınızı düzeltiniz.
  2. Anlaşılmaz kısaltmalar yapmayınız.
  3. Lütfen yorumlarınızda terbiye dışı sözler kullanmayınız.
  4. Yazılan yorumların sorumluluğu yazarına aittir. Sonradan pişman olunacak hukuki sorunlarla karşılaşmamak için kişi veya kurumlara yöneltilmiş olan eleştirileriniz hakarete varmasın.
  5. Yorumlar denetlendikten sonra yayına verilecektir.
  6. Yazılarımızda yanlış ya da kusurlu bir konu bulunursa bunu lütfen bize bildiriniz.

Yukarıdaki Sözleşmeyi/Uyarıları kabul ediyorum.
'Evet' Yazın:
İsim:
E-mail: (isteğe bağlı)

| Beni Unut

Boytek Boyabat Kız Öğrenci Yurdu

16 yılda, eski Türkiye’nin kamu yatırımlarını satan siyasi iktidar…!


23 Nisan Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı Kutlama Mesajı


Darbenin Kötü Kokuları Devam Ediyor


Fitness Club’tan 23 Nisan’a özel %23 indirim fırsatı...


İbretle Okuyunuz!


Erfelek'te Öğretmenlere Vefa


Derman Senin Olsun Derdi Bölüşek


Otizm Spektrum Bozukluğu Nedir?


Gel Vatandaş Gel !.....


Sinop İli 2016 Yılı Vergi Rekortmenleri


Karınca'dan mektup var


Şimdi de yeni başlayanlar için Bozkurt kılavuzu


Osman Çakır’dan 8 Mart Dünya Kadınlar Günü mesajı


Boğazda Can Pazarı


Bağlıca Köyü'nden Görüntüler


Yanık Yüzbaşı


Zamanım!


Rıza Mor'u Aramızdan Ayrılışının 2. Yılında Rahmetle Anıyoruz


Ayşe Hanım Neden Önemlidir?


2017 Anayasa Değişikliği Halk Oylaması Sonuçları (16 Nisan 2017)


Kış Lastiği Takma Artık Otomobiller İçin de Zorunlu


Teşrik tekbiri başladı


Pirinçle meşhur olduk! Sıra domateste...


Boyabat'ı Hiç Böyle Gördünüz mü?


Geçim öncelikli eylem planı


Bellaforonte'nin Kenti TLOS


Sallım Çorba


Anlayamadıklarım


KÜNYE




Yazı ve Haberleriniz İçin:
boyabatgazetesi@boyabatgazetesi.com
haber@boyabatgazetesi.com
adreslerine E-posta gönderebilirsiniz




Nisan ayı ziyaretci sayısı:1019348 DtGaNi

* ANASAYFA *