E-posta: boyabatgazetesi@boyabatgazetesi.com

Deli Mustafa B

Boyabat Cengiz Topel İlköğretim Okulu’nda sınıf öğretmeni olarak çalışan Nazmi Bulut; hangi mevsimde olursa olsun, son dersten çıktığı zaman okulunun karşısındaki çay bahçesine uğramadan edemez.

Nazmi Bey’in sık sık çay bahçesine uğramasının en büyük sebeplerinden birisi; kendisi gibi parkta oturmayı seven arkadaşlarıyla sohbet etmekti. Kahvelerde oyun oynayarak vakit geçirmeyi pek sevmeyen… Kahvelerin aşırı gürültüsü ve sigara dumanları yüzünden böyle mekânlarda doğru dürüst sohbet yapamayan Nazmi Bey için; çay bahçeleri daha cazipti. Nazmi Bey’in çay bahçesinde sohbet ettiği üç beş arkadaşından birisi de Deli Mustafa namıyla tanınan Mustafa Cemil Dağıstanlı idi. Sohbetlerin en önemli müdavimlerinden olan Mustafa Cemil Dağıstanlı; akşama doğru yaptıkları bir sohbetin sonuna yaklaşılırken Nazmi Bey’e şu öneriyi getirdi:

-Ya Nazmi Hoca!.. Kardeşim!.. İyi güzel!.. Sohbetlerimizi yapıyoruz!.. Sohbetlerimiz seviyeli!.. Doyurucu!.. Ama… Bu sohbetlerimizden gençlerimiz de faydalanmalı be arkadaşım… Boyalı basın… Televizyon derken… Birde başımıza cep telefonu ve bilgisayar çıktı!.. Hoca!.. Hoca!.. Gençler markajda!.. Gençlerimiz kıskaçta!.. Bütün tuzaklar gençler için kuruluyor!.. Yahu!.. Çeltik Spor’un futbolcuları bile antrenmana internet kafeden çıkarak gidiyorlar be!.. Antrenman biter bitmez de kafeye koşuyorlar!.. Bu ne ya?! Bu ne lan?! Milli Eğitim Bakanlığı uyuyor!.. Kültür Bakanlığı diye bir bakanlık var mı yok mu belli değil!.. Analar- babalar çaresiz!.. Ulan bu işe kim el atacak? Birileri taşın altına elini koymalı kardeşim! Yok arkadaş yok! Bu iş böyle olmaz! Nazmi Hoca!.. Nazmi Hoca!.. Kardeşim!.. Arkadaşım!.. Sen bari hiç olmasa arada bir; en azından haftada bir bizim ocağa gel!.. Burada yaptığımız sohbetleri ocakta da yapalım! Gençleri eğitmeye çalışalım! Gençlere bir faydamız olsun!.. Tamam mı Hoca? Her pazar akşamı ocakta buluşuyoruz. Cumartesiyi pazara bağlayan akşam ocaktayız. Hemen bu hafta da başlayalım. Hadi bana eyvallah.

Nazmi Bey; cumartesiyi pazara bağlayan akşam büyük bir heyecanla ocağa koştu. Mustafa Cemil Dağıstanlı da kendisinden önce gelmiş birkaç gençle sohbet ediyordu. Onları görünce daha da sevindi Nazmi Bey. Hoş geldin-beş gittin; hal-hatır sormalar derken çaylar da geldi. Üç beş genç daha gelince sohbetin kazanı da yavaş yavaş ısınmaya başlamıştı. Çaylar tazelenirken üç beş gencin daha ocağa gelmesi ortamın biraz daha ısınmasına neden olmuştu. Birkaç da yetişkinin gelmesiyle ocaktaki ortam iyice renklenmişti. Kısacası… Onlarca genci karşısında bulan Nazmi Bey’in bu iş çok hoşuna gitmişti. Bu öneriyi ortaya atan Mustafa Cemil Dağıstanlı’ya yan gözlerle minnetle bakan Nazmi Bey; bir iki defa şöyle bir yutkunduktan sonra büyük bir heyecanla konuşmasına başlarken neredeyse mutluluktan havalara uçacak gibiydi:

-Gençler!.. Kültür emperyalizmi dur durak bilmiyor. Kültür emperyalizminin gerçek hedefinde de sizler varsınız. Yabancı kültürün emperyalist niyetleri de davranışları da bizi mahvetmek üzere. İyice yabancı kültürün boyunduruğu altına girmeye başladık. Köklerimizden koparılmaya çalışılıyoruz. Bizi, geçmişimizden koparmaya çalışıyorlar. Köklerimizi araştıralım. Köklerimize inelim. Dinlemiş olduğumuz müzik kanalları ve müzisyenler bize ait değil. Bize hitap etmiyorlar. Tamam. Müzik evrensel ama… Önce kendi müziğimizi iyi tanımamız lazım. Gücümüzü kendi müziğimizden almamız lazım. Temellerimizi kendi kültürümüzle atarsak… Yıkılmayız… Ayakta kalırız. Ama temelimizi yabancı kültürle atarsak; en ufak bir sarsıntı da yıkılıveririz. Tarihten siliniriz. Kayboluruz. Kültür emperyalizminin amaçlarına uygun davranmayalım. Anadolu’dan kimler geldi, kimler geçti… Hani Asurlular, Hititler, Lidyalılar ve Frigler? Hani Romalılar, Bizanslılar? Hepsi de yok oldular. Neden? Kültürlerini koruyamadıkları için.

Nazmi Bey’in konuşması gençlerin çok hoşuna gitmiş gibiydi. Kendisini büyük bir saygı içinde pür dikkat dinliyorlardı. Ocaktaki birkaç yetişkin misafir de Nazmi Bey’i ilgiyle takip ediyorlardı. Ya Deli Mustafa? Mustafa Cemil Dağıstanlı… O ne yapıyordu? Ne durumdaydı? Mustafa Cemil, biraz fazla ciddi gibiydi!.. Tamam… O da ilgiyle Nazmi Bey’i dinliyordu ama… Sanki bir şeylere birazcık bozulmuş gibiydi!.. Sanki azcık kızmış gibiydi? Nazmi Bey, biraz derine dalmıştı da ona mı kızmıştı? Nazmi Bey’in üslubunu mu beğenmemişti? Nazmi Bey’in sandalyede oturma şeklini mi veya ses tonunu mu beğenmemişti Mustafa Cemil Dağıstanlı? Bilinmez ki!.. Gençlerin birinde saygısız bir davranış mı yakalamıştı? Yetişkin misafirlerin mimiklerine mi bozulmuştu? Kim bilir!.. Mustafa Cemil’in kime, niye, ne zaman kızdığını-kendisinden başka-kimse bilemez ki... Ha!.. Belki de her şey yolunda. Kimseye falan kızdığı yok. Nazmi Bey-durup dururken- niye bu kadar pipirikleniyor ki?! En azından Mustafa Cemil Dağıstanlı da adam gibi dinliyor ya. Neyse. Biz en iyisi mi Nazmi Bey’i dinlemeye devam edelim:

-Çocuklar!.. Bizim kültürümüz o kadar derin ki… O kadar sağlam ki… Bizim kültürümüz gurur duyacağımız kadar güçlüdür… Bakınız… Bizim Köroğlu’muz var… Ne diyor Köroğlu? “Tüfek icat oldu/ Mertlik bozuldu. Gençler… Dünya edebiyatında, tüfeğin icat edilmesiyle ilgili bu kadar güzel söz söyleyebilen ikinci bir ozan yoktur. Araştırın. Bulamazsınız. Ya Dadaloğlu ne diyor? “Ferman padişahınsa/ Dağlar bizimdir” diyor koca Dadaloğlu… Bozkırın büyük ozanı… Avrupa’nın, Amerika’nın hangi ozanı devlet başkanına böyle kafa tutabilmiş? Devlet başkanını böyle eleştirebilmiş? Bulamazsınız!.. Yahu gençler!.. Bizim Karacaoğlan’ımız var ya Karacaoğlan’ımız… O da dünya da tektir be!.. Dünyanın en büyük ozanıdır be!.. Bakınız ne yapıyor Karacaoğlan: Toros dağlarında sabahtan beri at sırtında… Sabahtan beri karnı aç… Açlıktan midesi kazınıyor… Ha!.. Yaşı da seksen bir… Akşama doğru hava kararmak üzere iken, mola vermek için bir köye döner. Köyün girişinde, pınar başında testilerine su dolduran genç kızları görür… Karacaoğlan, atını pınara doğru dehler… Niye? Pınar başındaki kızlardan biri Karacaoğlan’ın çok hoşuna gitmiştir… Sabahtan beri yemek yememiş, midesi açlıktan kazınan Karacaoğlan, genç kızın güzelliği karşısında apışıp kaldığı için kendisinden su ister. Genç kız da testisini doldurarak, atının üzerinden-kesinlikle çok aç olduğu için değil, kızı pek beğendiğinden-baygın bakışlarla kendisini seyreden Karacaoğlan’a suyu uzatarak; “Buyur emmi” der. Vay sen misin buyur emmi diyen?! Karacaoğlan bu buyur emmi lafına çok bozulur. Suyu içmeyerek, hışımla pınarın başından ayrılır. Öfkeli bir şekilde köyün içine dalan Karacaoğlan; hemen oracıkta, atının üzerinde; “Bir kız bana emmi dedi neyleyim” şiirini mırıldanıverir. Yahu mübarek… Senin yaşın kaç? Seksen bir. Kızın yaşı kaç? On yedi. Sakalların bile bembeyaz!.. Kızın sana dede demediğine dua etsene!.. Ama Karacaoğlan bu!.. Yaşı seksen bir ama gönlü genç!.. Samimi… Doğal… Özgün… Yok kardeşim Avrupa’da böyle bir ozan yok!.. Amerika da çatım çatım çatlıyor Avrupa da… Böyle bir ozana sahip olmadıkları için…

Nazmi Bey, büyük bir coşku içinde sözlerini bitirdikten sonra, önüne konan çaydan, keyifli bir şekilde bir yudum içti. Gençlere doğru şöyle bir baktı… Evet. Her şey yolundaydı. Ortam güzeldi. Yetişkinler de büyük bir ilgiyle kendisini dinliyorlardı. Yalnız, Mustafa Cemil Dağıstanlı’nın yüzü biraz daha gerilmiş gibiydi. Gözlerinden arada bir çakmak taşı gibi kıvılcımlar çıkıyor gibiydi. Sigarasından derin bir nefes çeken Mustafa Cemil, dumanını tavana doğru üflerken; derin bir düşünceye dalmış gibi; gözlerini de hafifçe kısarak, daha da esrarengiz bir tutum sergiliyordu. Yahu Mustafa Cemil Dağıstanlı, Karacaoğlan’ı mı kıskanmıştı yoksa? Olabilir! Mustafa Cemil Dağıstanlı da en az Karacaoğlan kadar deli dolu ve bir o kadar da gönlü genç olan birisi. Mustafa Cemil’de de en az Köroğlu kadar; Dadaloğlu kadar; lafını-sözünü hiçbir kimseden, hiçbir otoriteden çekinmeyecek kadar korkusuz bir yürek var. Yani… Karacaoğlan’ı da kıskanabilir… Köroğlu’na da Dadaloğlu’na da meydan okuyabilirdi Mustafa Cemil Dağıstanlı. Ha. Belki de bütün bunlar Nazmi Bey’in hüsnü kuruntusuydu… Belki de her şey yolunda gidiyordu. Ama… Nazmi Bey az da olsa huylanmıştı işte. Neyse. Nazmi Bey’e kulak vermeye devam edelim; bakalım gençlere başka neler anlatacak:

-Gençler!.. Ağzınızdan çıkanı kulağınız duysun. Konuşmalarınıza dikkat edin. Örneğin; sohbetlerinizde diyorsunuz ki; “Geyik muhabbeti yapıyoruz!” Geyik muhabbeti yapıyoruz ne demek ya? Veya!.. Başınıza istenmedik bir olay geldiği zaman; “Niyazi olduk!” diyorsunuz!.. Ya da… “Ulan ne şehittir ne gazi, boku bokuna gitti Niyazi!” diye devam ediyorsunuz. Boku bokuna giden kim çocuklar? Ha! Boku bokuna giden kim? Niyazi!.. Niyazi Kim? Resneli Niyazi. Büyük Türk İmparatorluğu Osmanlı Devleti’nin son dönemlerdeki en önemli subaylarından birisi… Osmanlı Devleti’nin en kötü durumlarında, devletini korumak ve kurtarmak için Balkan dağlarında ölümüne mücadele eden büyük bir vatanperver. Korkusuz bir Osmanlı subayıdır. Yani bizim subayımız. Bizim canımız. Ne yapmış Resneli Niyazi? Osmanlı Devletini yıkmak için Balkanlarda isyan bayrağı açanlara karşı mücadele etmiş. Resne, şu anda Arnavutluk Devleti sınırları içinde yer alan küçük bir yerleşim merkezi. Resneli Niyazi burada doğmuş. Burada görev yaparken de isyan bayrağı açanlara karşı, Osmanlı Devletini yıkmaya çalışan hainlere karşı amansız bir mücadeleye girişmiş. Ama… Osmanlı Devleti o kadar çaresiz ki o kadar zayıf ki o kadar zor durumdaki!.. Resneli Niyazi’ye en ufak bir yardım bile gönderemiyor. Buna rağmen Resneli Niyazi mücadeleyi bırakmıyor. Küçük grubuyla çatışmalara devam ediyor. Asker sayısı çok az olduğu için Resneli Niyazi, daha çok vur-kaç taktiği uyguluyor. Bu şekilde mücadele eden Resneli Niyazi’nin sığındığı yerler daha çok tabii ki dağlar oluyor. Fakat… Bu arada… Balkan devletleri bir bir bağımsızlıklarını ilan ederlerken Resneli Niyazi’nin bu kutlu mücadelesi-düşmanlarımız tarafından- küçümseniyor. Kendisiyle alay ediliyor… Dalga geçiliyor… Resneli Niyazi dağlara sığınırken, dağlarda gezerken, dağlarda yatıp-kalkarken bir geyik yavrusu peşlerine düşüyor. Daha doğrusu ölmek üzere olan bir geyik yavrusuna bakıp, iyileştirerek büyütüyorlar. Geyik yavrusu Resneli Niyazi ve arkadaşlarına öylesine alışıyor ki nereye gitseler peşlerinden geliyor. Yatarken de oturup sohbet ederken de geyik yavrusu devamlı yanlarında. Tabii ki bu arada da aşağıdaki; yani, şehirlerdeki Türk düşmanları da kendi aralarında Resneli Niyazi’nin kutlu mücadelesiyle alay ederlerken en çok da şu göndermeleri yapıyorlar: “Resneli Niyazi nerede be?” Bu küstah soruya diğerleri kahkahalar atarak şu cevabı veriyorlar: “Nerede olacak? Dağlarda geyik muhabbeti yapıyor!..” İşte böyle çocuklar. Resneli Niyazi ile alay ediyorlar. Mücadelesini küçümsüyorlar. Fakat… Onlar da onların çocukları da torunları da Resneli Niyazi ile alay ediyorlar ya… Bize ne oluyor? Bize ne oluyor çocuklar? Kendi değerlerimizle alay etmek bize yakışır mı? Bize düşmanımızla alay etmek bile yakışmaz!.. Zaten bir örneği de yok. Biz, hiçbir düşmanımızın vermiş olduğu mücadeleyi komik görmemişiz ve kimseyle alay etmemişizdir. Gençler!.. Biz, Resneli Niyazi’ye sahip çıkmalıyız. Onu her yerde savunmalıyız. O bizim için dağlarda ölümüne mücadele etmiştir. O çok büyük bir kahramandır. O boku bokuna şehit ya da gazi olmamıştır. O gerçek bir şehittir. Düşmanlarımız öyle diyorlar ama... Düşmanlarımız ağızlarından salyalar akarak; “Ne şehittir ne gazi, boku bokuna gitti Niyazi!” diyorlar fakat… Biz diyemeyiz. Bizim demememiz lazım. Hatta diyenleri uyarmamız lazım. Kültürümüzün düşmanları… Basit sohbetleri, gırgır-şamata sohbetleri, belden aşağı yapılan muhabbetleri… Geyik muhabbetleriyle özdeştiriyorlar!.. Biz de tuzağa düşerek… Kraldan daha fazla kralcılar gibi; yaptığımız ciddi sohbetlere bile… Geyik muhabbeti yapıyoruz, diyoruz!.. Gençler!.. Biz bu geyik muhabbeti deyimini asla kullanmamalıyız!.. Asla!..

Nazmi Bey, sözlerini bitirdikten sonra çayından bir yudum daha aldı. Sonra, sağ tarafında oturan Mustafa Cemil Dağıstanlı’ya şöyle bir baktı. Evet. Hava biraz bulutlu gibiydi ama en azından kaşlar çatık değildi ve gözlerinden ateş mateş çıkmıyordu. Mustafa Cemil, sigarasını keyifli bir şekilde tüttürüyor gibiydi. Yani, ortalık süt liman gibiydi. Gerçi bu sessizlik de Nazmi Bey’i azcık tedirgin eder gibi olmuştu ama yine de bu sessizliğin fırtına öncesi bir sessizlik olmadığından emin gibi duruyordu Nazmi Bey. Daha sonra, üç beş saniye daha şöyle bir soluklanan Nazmi Bey, tuvalet ihtiyacını gidermek için hızlı bir şekilde ayağa kalktı. Tuvalet, sohbet edilen salona çok yakındı. Nazmi Bey, hızlı adımlarla yürüyüp, tuvaletin kapısını paldır küldür açarak içeri girip, pantolonunun fermuarını açmaya çalışırken de Mustafa Cemil Dağıstanlı’nın cep telefonu çaldı. Mustafa Cemil, öfkeli bir şekilde telefonunu kulağına götürdü:

-Alooo!

Arayan Mustafa Cemil Dağıstanlı’nın samimi arkadaşlarından Ferit Toprak isimli bir kişiydi.

-Reis neredesin ya?

-Ocaktayım lan ne oldu?

-Hiç. Parka geldiydim de. Gel de çay içelim diyecektim. Ne yapıyorsunuz be bu saatte ocakta?

Allah kahretsin!..

Yahu güzel kardeşim!.. Sen parka gelmişsin!.. Dere kenarındaki güzel bir masaya oturmuşsun!.. Çayını söylemişsin!.. Can dostun Mustafa Cemil Dağıstanlı’yı-adam gibi-çay içmeye davet etmişsin!.. Burada kalsana!.. Sözü burada bitirsene!.. Ne diye birde; “Ocakta ne yapıyorsunuz?” diye soru soruyorsun? Mustafa Cemil’in hınzırlık kapısını neden ardına kadar açıyorsun? Bu soru-Mustafa Cemil Dağıstanlı için- tam gollük bir pas!.. Top da ayağına oturdu!.. Kale de bomboş!..

Mustafa Cemil Dağıstanlı, emin adımlarla topun başına geçerken… Önce, olağanüstü motive olmuş şekilde ve ürkütücü bir sessizlik içinde karşısında oturan gençleri şöyle bir uzun uzun süzdü… Oturmuş olduğu koltuktan biraz daha geriye doğru kaykıldı… Ağzını hafifçe araladı… Işıldamaya başlayan gözlerini hınzırca tavana doğru dikti… Sigarasından büyük bir keyifle çektiği dumanları yine hınzırca tavana doğru üfledi.. Ve… Karaburun ile… Allah ne verdiyse abandı:

-Geyik muhabbeti yapıyoruz lan!..

Gençlerin top gibi patlayan kahkahaları, yetişkinlerin salya-sümük gülüşmeleri birbirine karışmıştı! Atılan coşkulu kahkahalarla ocak yıkılıyordu neredeyse!

Lanet olsun ki tuvalet de çok yakındı salona. Yani; Nazmi Bey, konuşulanları en ince ayrıntısına kadar duymuştu. Zaten Mustafa Cemil Dağıstanlı da… Sırf Nazmi Bey duysun diye; hem tuvaletten tarafa hınzırca bakarak; hem de sesini adamakıllı kalınlaştırarak telefonun öbür ucundaki arkadaşına cevap vermişti. Daha küçük tuvaletini bile yapamamıştı Nazmi Bey. Zaten; konuşulanları duyunca, gençlerin kahkahalarını iliklerine kadar hissedince bir damla bile işeyememişti ki!.. Pantolonunun fermuarını birkaç defa daha açtı, kapadı. Yok. Bir damla bile sidik yok. Küçül tuvaletini bir türlü yapamıyordu Nazmi Bey. Elini-yüzünü yıkadı. Burnunu sildi. Fermuarını bir daha indirdi. Iıh… Yok. Bir damla bile gelmiyor. Tuvaletten çıkmak istemiyor ya… En azından bir süre daha tuvalette kalmak istiyor ya… Hiç gerek yokken… Büyük tuvaletini yapmaya çalıştı Nazmi Bey. Yok. Büyük tuvalet de yok. Nazmi Bey, küçücük tuvaletin içinde ıkına sıkına en az on, on beş dakika geçirmişti… Kısacası… Ne yapacağını şaşırmış bir vaziyette, küçücük tuvaletin içinde kapana kısılmış yaralı bir hayvan gibi dönüp duran Nazmi Bey, bir türlü tuvaletten çıkamıyordu. Daha doğrusu… Tuvaletten çıkmıyordu Nazmi Bey. Tuvaletten çıkıp da salondakilerin yanına gelemiyordu Nazmi Bey. Bu arada Mustafa Cemil Dağıstanlı’nın gür sesi bir kere daha salonu inletti:

-Hocaaa!.. Nerede kaldın be? Kabız mı oldun yoksa Hocaaa?!

Gençlerin coşkulu kahkahaları ile yetişkinlerin hapşırmaları-tıksırmaları bir kere daha birbirine karıştı. Ama… Mustafa Cemil Dağıstanlı’nın atmış olduğu kahkahalar hepsini bastırıyordu.

-Hah hah hah hah haaah!

Nihayet… Küçük tuvaletin kapısı gııırç diye açıldı.

Nazmi Bey; mendiliyle elini-yüzünü kurulayarak süklüm püklüm bir vaziyette sandalyesine oturdu. Düşmemek için sandalyesinin bir bacağından sıkıca tutmuş olan Nazmi Bey’in yüzü de kireç gibiydi.

Evet. Tahmin edeceğiniz gibi sohbet bitmişti. Zaten Nazmi Bey’in tek kelime daha konuşacak hali falan kalmamıştı. Bir iki dakika kadar daha-nakavt olmuş boksör gibi-sandalyesinde güçlükle oturan Nazmi Bey; kısık bir ses tonuyla-usulca-müsaade isteyerek, sessizce ama yıldırım hızıyla ocaktan ayrıldı.

Tarih:10 08 2016 19:33(2140) Facebook'ta Paylaş


Yorumcuların dikkatine! Yasal Uyarı!

  1. Yorumlarınızı anlaşılır bir dille ve dilbilgisi kurallarına uygun olarak özenle yazınız. BÜYÜK HARF kullanmayınız. Tekrar okuyarak yanlışlarınızı düzeltiniz.
  2. Anlaşılmaz kısaltmalar yapmayınız.
  3. Lütfen yorumlarınızda terbiye dışı sözler kullanmayınız.
  4. Yazılan yorumların sorumluluğu yazarına aittir. Sonradan pişman olunacak hukuki sorunlarla karşılaşmamak için kişi veya kurumlara yöneltilmiş olan eleştirileriniz hakarete varmasın.
  5. Yorumlar denetlendikten sonra yayına verilecektir.
  6. Yazılarımızda yanlış ya da kusurlu bir konu bulunursa bunu lütfen bize bildiriniz.

Yukarıdaki Sözleşmeyi/Uyarıları kabul ediyorum.
'Evet' Yazın:
İsim:
E-mail: (isteğe bağlı)

| Beni Unut

İktidarın Tarım Politikaları Tarlaları Boş Bıraktı


İnancın gereği, temelleri, kriterleri


Kent Yönetiminde Kimler Olmalı


Sıladan Mektup Var-7


Engelden uzak erişilebilir hayat mümkün


Hacıçayı ve Boyabat Barajı'ndan Sonbahar Manzaraları


Firmanıza Ücretsiz Mağaza Açıp Ürünlerinizi Satabilirsiniz


Boyabatlı İki Ermeni Balkan Savaşı'nda Esir Düşmüş


17 Kasım Dünya Akciğer Kanseri Farkındalık Günü


Bu diyanet işleri başkanına karşı Anadolu fetvası verilmesi lazım


Yalnız Kendi Başın mı Dertli Sanırsın


Yazarımız Avukat Prof. Dr. Nurullah Aydın'ı Kaybettik


2014 Yılı Sinop İlçeleri Belediye Başkanlığı Seçim Sonuçları


Sonuna kadar okuyun ve yazının başlığını siz atın!


Boyabat Gazetesi'ne ASİLDER'den Ziyaret


Şehit Sadık Aparangil'in Hanımı Fatma Aparangil Ağlattı


Dörtyol'da Sansarlar Kavga Etti


Kıbrıs, İskenderun ve Hatay Gezisi Fotoğrafları-4


Döndü Hanım


Boğazda Can Pazarı


Zamanım!


Ayşe Hanım Neden Önemlidir?


Teşrik tekbiri başladı


Pirinçle meşhur olduk! Sıra domateste...


Geçim öncelikli eylem planı


Bellaforonte'nin Kenti TLOS


Sallım Çorba


Anlayamadıklarım


KÜNYE




Yazı ve Haberleriniz İçin:
boyabatgazetesi@boyabatgazetesi.com
haber@boyabatgazetesi.com
adreslerine E-posta gönderebilirsiniz




Aralık ayı ziyaretci sayısı:346743 DtGaNi

* ANASAYFA *