E-posta: boyabatgazetesi@boyabatgazetesi.com

Ahıra Ev Diye Girmiştik

Ülkemiz tarih boyunca göçlerin yaşandığı ülke. Millet olarak zaten Orta Asya’dan buraya göç ederek gelmiş bir milletiz. Bin yıldır bu ülkede yaşıyoruz. Yinede göç hayatımız durulmuş değil. Altmışlı yıllar, Köylerden kasabalara oradan da büyük Şehirlere göç yeniden başladı. Bir çok nedenden dolayı, köyden kasabaya hızlı bir göç başlamıştı. İnsanlar daha rahat yaşamak , daha rahat geçinmek için kasabaya, oradan da büyük şehirlere göç ediyordu.

Kasabada geçinmek için iş bulanlar, durumu kabullenip orada yerleşip kalıyordu.

Köylerde olan arazi, çoğalan aileleri geçindirmeye yetmez oldu. Onun için cesaret edip göç etme kararı alanlar köyden göçmeye başladı. Aradan bir süre geçiyor, birilerinin kasabaya göçle gittiğini duyuyorduk. Bizim köy dağ köylerinin yolu üzerindeki uğrak yerlerinden biriydi. Köyümüzden değilse bile gidenleri köyümüzde görüyorduk.

Göç ilk zamanlarda kasabadan uzakta kurulmuş köylerden başladı. Ova köyleri göçe uzun süre direndi. En sonra da oralardan göç başladı. Direnebilenler hala köylerinde geçinmek için mücadeleye devam ediyor. Boyabat’ta yüzün üzerinde köyde, okullar açıkken, şimdi okulu açık olan köy sayısı beşi geçmiyor.

İstanbul’a ilk göçenler, Boğazlara yakın yerlerde yaşarken, sonradan göçenler boğazlara daha uzak yerlere yerleşti. Şimdi ise İstanbul’a göç etmek daha zor. Geç göç edenler, ilk göç edenlere imrenerek bakıyor.

***

Bu hikayede işte ailesiyle köyden kasabaya göç eden bir çocuğun hikayesidir. Orhan köyde doğup ,beş yaşına kadarda orada yaşayan bir çocuktur.

Kendi masum dünyasında yaşayıp giderken, büyüklerinin aldığı bir karar onu derinden sarsmıştı. Anlamını bile bilmediği bir kararın alındığını duymuştu. Kasabaya göç edeceğiz…

Anne ve babası için alınması gereken zor bir karar olmalıydı. Köyde kalırken bazen, filancalar göç etmiş diye duyuyorlardı. Ya da köyden kağnılara yükledikleri eşyaları ile geçerken insanları görüyorlardı. Köyde kalanlar her zaman bu olaya ilgi ile bakıyorlardı. Bu olayın sonucu her zaman köydekileri heyecanlandırıyordu.

Orhan’da çevresinde konuşanların göç hakkındaki sözlerini duyuyordu. Çok yakından tanıdıkları insanların, artık bizde göç edeceğiz diye konuştuklarını duymak onu endişelendiriyordu. Bu sözleri son zamanlarda da sık duyuyordu. Demek ki annesi ve babası da bu kararı almıştı. Köyde artık bizde gideceğiz lafını duyunca, herkeste aynı hüzün, hepsin de bir durgunluk oluşmuştu. Bu nereden çıkmıştı. Köyde yaşayan insanlar niye bu şekilde gidiyordu?

Gidecekleri yeri özellikler çocuklar bilmiyordu. Gittiğin yeri biliyor musun? Diye sorsalar verebilecekleri cevap yoktu. Çünkü hepsi için gidecekleri yer meçhullerle doluydu. Gideceğiz de nereye gideceğiz? Diye sadece birbirlerine soruyorlardı. Gidecekleri yerde ne yapacaklardı. Özellikle çocukları ilgilendiren sorular çoktu.

-Biz gidince nerede kalacağız?

-Yiyecekleri nereden bulacağız?

-Yemeği nasıl bulup nasıl yiyeceğiz?

-Annem bize ne ile, nasıl yemek yapacak?

-Biz nerede yatacağız, nerede oynayacağız.

-Gidecekleri yerlerde meyve bahçeleri var mı?

Çocukların soruları çoktu.

Orhan’ın doğup büyüdüğü şu güzel köyünde meyve boldu. Her istediği zaman mevsimine göre ağaçlardan meyve alabiliyordu. Canının çektiği kadar yiyebiliyordu. Her mevsimin meyvesini bulabiliyor hem de ağacından yiyordu.

Bütün bu soruları, karşılaştıkları sorunları köyde insanlar aralarında konuşuyordu. Fakat hiçbiri, ötekine doğru dürüst cevap veremiyordu. Hiç biri diğerini inandıracak cevaplar veremiyordu. Kendileri bilmiyordu ki diğerine ne cevap verebilsin. En sonunda hepsinin ortak kararı şu olmuştu.

 Gidelim bakalım ne olacak? Ne olacağını gidince görürüz” Diyorlardı. Diyorlardı ama, Orhan merakını gidermek için uğraşıyordu.

Konuşulanları duydukça merakı daha çok artmıştı. Duramadı babasına sorular sormaya başladı:

-Baba konuşulanlar doğrumu, biz nereye gideceğiz?

-Oğlum hepimiz kasabaya gideceğiz.

-Kasaba neresi baba?

-Kasaba bizim köyden çok büyük bir yer. Gidince göreceksin. Ben şimdi sana nasıl anlatacağımı bilmiyorum.

-Bizim köyden büyük mü? Biz orada ne yapacağız ki?

-Oğlum ağabeyin oraya gidince ortaokulda okuyacak.

-Ben? Ben nereye gideceğim?

-Sende günü gelince okula gideceksin. Orada arkadaşların olacak.

-Benim burada arkadaşım var.

-Olsun orada da olacak.

-Kasabada sen ne yapacaksın baba?

-Ben de elbet boş durmayacağım. Bildiğim işlere gidip çalışacağım. Çok para kazanacağım. Size çok çeşit yiyecekler alacağım. Bisküvi alırım, lokum alırım. Hep bir arada olacağız.

Beklenen gün göç günü gelmişti. Hazırlıklar yapılmıştı. Köyden bütün varlıklarını, her şeylerini kağnı arabasına yükleyerek kasabaya doğru yola çıktılar. İşte şimdi göç yolundaydılar ve bütün aile birlikte göç ediyordu.

Konuşulanlar ve duydukları ete kemiğe bürünmüştü. Yakacakları, yiyecekleri, giyecekleri, merakları, hevesleri, korkuları, umutları bu kağnı arabasında yüklüydü. En önemlisi gelecek için kurdukları hayalleri de bu arabada yüklüydü. Göç edenlerin ne hayalleri olacaktı ki? Neyin hayalini kuracakları. Hayallerinin kökleri bile köyde kalmıştı. Şimdi hayalleri bile boşluktaydı.

Üç dört saat süren bir araba yolculuğu sonunda, tanıdıkları birkaç köyü geçtikten sonra ırmağın üzerinden kağnı arabasının üstünde köprüyü geçmişlerdi. Yüksekçe bir yere gelmişlerdi. Babaları kağnı arabasını durdurdu. Babasıda geriye arabanın yanına gelince elini gözüne siper ederek geriye baktı. Herkesin duyacağı şekilde:

-Yürü ulan felek yürü, bize de kalmadı şu köy! Hepsi gözlerini dikmişler köylerine bakıyorlardı. Annenin gözünden akan yaşları görmüşler, için için sessizce ağladığını duymuşlardı. Ortama bir gariplik ağırca çökmüştü. Burada bir süre bekledikten sonra tekrar yola revan oldular. Arabanın üzerinde dört çocuk, bir anne bir suskun baba sessizce gidiyordu.

-İşte kasabaya geldik. Dediklerini duydular babanın.

Arabadakiler öylesine bakınıyordu. Orhan hepsinden daha şaşkın bakıyordu. Baktığı yerde bir takım evler görünüyordu. Orhan hala -kasaba ne demek- anlayabilmiş değildi. Önünde görünen yer kasabaydı işte. Kasaba denilen yere iyice yaklaştılar. Kağnının üzerinde sessizce oturuyorlardı. Girişte yol kenarlarında bulunan evleri geçerek babalarının dediği kasabaya anlaşılan girmişlerdi.

Kasaba derken, anlayamamakta haklılardı. Evlerin arasından ilerleyip bağların içinde bir yere gelmiştiler. Bir evin önünde araba durdu. Önce babaları, sonrada anneleri kağnı arabasından indi. Babaları çocukları sırayla kucağına alarak aşağıya indirdi. Peşinden de bütün eşyaları yola indirdiler. Baba:

-Siz eşyayı eve taşıyın. Kendisi de arabaya bağlı olan kömüşleri kurtardı. Arabadan uzaklaştırarak bir yere bağladı.

Böylece indirilen eşyalar, eve taşınmıştı.

-Kızım, Oğlum Satılmış siz bana yardım edin bakalım. Orhan’a ve küçük ablasına bakarak:

Siz de dışarıda biraz oynayın bakalım. Buaradan uzaklaşmayın, kaybolursunuz yoksa. Birde sizi aramayalım… Diyordu anneleri. Şimdi hepsi sessizce çevreyi gözlüyorlardı. Sonunda ailenin eşyaları ile birlikte hayalleri, umutları, en sonunda da korkuları aşağıya inmişti. Şimdi bütün bu servetlerini eve taşıyorlardı. Orhan ürkek bakışlarla çevreyi gözlüyordu. Hala buraya gelirken ve bulundukları yerde gördüklerinin etkisindeydi. Ağabeyi olsun, ablası olsun, kardeşi olsun Orhan’dan farklı değildi.

Bu şekilde bakışırken ağabeyinin yanına gitti. Yanına gittiği gibi onun koltuğunun altına sıkışarak:

-Biz nereye geldik ağabey ? Diye sorunca

-Agasının işte kasabaya, geldik.

Orhan hala bir şey anlayamamıştı. Burası nasıl bir yerdi? Köydeki içinde vakit geçirdikleri bahçeye benziyordu. Burası geldikleri köyden de öyle çok büyük görünmüyordu. Etraflarında görünen birkaç ev vardı sadece. En güzeli, her yer ağaçtı. Bu biraz içini rahatlatmıştı Orhan’ın. Onun için bu görünenler, bu ağaçlar iyiydi. Aklından ilk geçen bu ağaçlara çıkarak oynayabileceğini düşünmek oldu.

Orhan toprak üzerinde oynamayı çok severdi. Arabadan aşağı inince ilk işi toprak üzerinde, yalnız başına yine oyun kurmak oldu. Oyuna dalınca geldiğindeki yaşadığı şaşkınlık da kaybolmuştu. Burası da nasıl olsa köydeki bahçenin benzeriydi. Anlaşılan kasabaya alışmıştı. Değişen sadece sanki görünen ev olmuştu. Biraz sonra oyundan vazgeçip çevreye bakındı. Etrafa baktığında çevrede ilgisini çekecek bir şeyler göremedi. Ağaçlar yüzünden etrafta öyle çok ta bir yer görünmüyordu. Nerede o köydeki gözün alabildiği çevre, nerede bu ağaçların arasına sıkışmış yer. Doğrusu gökyüzü de ona anlamlı görünmüyordu. Her yere sessizlik çökmüştü. Orhan’ın kısa sürede canı sıkılmıştı. Sanki şimdi her taraftan onu sıkıştırıyorlardı. Ne yapacağına karar verememişti. Duyduğu ses onun imdadına yetişti.

-Haydi eve gel oğlum! diye sesleniyordu, annesi.

-Geliyorum anneee. Diyerek eve doğru baktığımda, Orhan yolun içinde yalnız olduğunu fark etti. Kömüşler ve kağnı arabası da yoktu. Babası da görünmüyordu. Hemen annesinin sesinin geldiği tarafa gitti. Önünde durduklar ıevin ön tarafında bir kapı görünüyordu. Oraya kadar gitti. Bu kapıdan içeriye baktığında, içeride annesini ve ablasını gördü. İkisi de meşgul görünüyordu. Kapıya iyice yaklaştı.İçerisi de biraz karanlık görünüyordu. Onun için içerisi tams eçilmiyor.

Orhan ilk tereddüdünü atlattı. Buraya ilk defa girecekti. Kapıdan içeriye girmek için ürkek adımlar atacakken, tam içeriye gireceğim derken, az daha düşüyordu. Ancak sendeleyerek birkaç adım atıp, kenardaki tahtaya tutunarak durabilmişti. İki üç merdivenden aşağıya inerek böylece eve girmiş oldu.

Orhan’ın sendeleyerek içeri girdiğini gören annesi:

-Oğlum yavaş gelsene!

-Ana düşüyordum.

-Önüne baksana. Dikkat ederek içeri gireceksin demekki oğlum.

-Abla burası bizim eve benzemiyor.

Ablası fazla konuşmadan:

- Hı hı. Diyerek cevap vermişti. Belli ki kardeşiyle konuşacak durumu yoktu ve onunla konuşmak istemiyordu. Küçük kız kardeşimde onun yanında geziniyordu. Ağabeyide henüz eve girmemişti. Ağabeyi öyle diz kırarak oturacak birisi değildi zaten. Kim bilir hangi işlerle meşguldü. Allahtan kızlar evdeydi. Onlarda hala şaşkınlıkların üzerlerinden atmış görünmüyordu. Çok geçmeden ağabeyi Satılmışta eve girdi.

Orhan içeri girdiğin de, içerisi ona çok garip geldi. Eve, iki merdiven aşağıya inilerek giriliyordu. Burası yerden aşağıda tek odalı bir yerdi. Dışarıda hemen evin yanında birde tuvalet var. Orayı da anneme:

-Tuvaletim geldi! Deyince onu oraya götürdüğü için öğrenmişti. Kapıdan dışarı çıkılarak hemen sola dönünce tuvalete kolayca ulaşılıyordu.

Sonradan öğrendiklerine göre burası ev sahibinin, beslediği hayvanlarını koymak için yaptığı bir ahırmış. Daha sonra burayı eve benzeterek onlara kiraya vermiş.

Ev sahibi kasabaya onlardan çok önce gelmiş göçeden ailelerden biriydi. Kasabaya gelince bu evi yapmış. Orhan’ların oturduğu yerin üstünde de bu evin sahibi çocukları ile birlikte oturuyordu. Onunda çocukları vardı belki de . Daha onlarla tanışamamışlardı.

Orhan’ın babası Hüseyin efendi arabayı kömüşlerden kurtararak yola bırakmıştı. Kömüşleri de ağaçların altına bağlamış. Oradan da yanlarına geldi. Artık babaları da geldiği için şimdi ailenin tamamı evdeydi.

Orhan sessizce gidip babasının yanına oturdu. Yüzüne baktı. Onunla konuşmak istiyordu. Önce onun sormasını bekledi. Diğerleri de sessiz oturuyorlardı. Niye konuşmazlarki diye içinden geçiriyordu Orhan. İçinden sorduğu sorunun cevabını da yine içinden kendisi verdi. Ne olsun ki bilmedikleri bir ahır gibi bir yerde oturuyorlardı. Daha şimdiden köydeki evlerini özlemişti Orhan. Hepsi tek odanın içindeydi. Evde bulunan tek kilimin üzerine oturmuşlardı. Anneleri de ortaya bir örtü serdi. Bir iki de çanak, tabak, kaşık koydu. Yapabildiği kadar anlaşılan şimdi sofra seriyordu. Onların konuşmadığını gören Orhan kendiliğinden konuşmaya başladı:

-Baba biz burada mı duracağız?

Babası şimdi ona dönmüş yüzüne bakıyordu.

-Evet oğlum artık evimiz burası. Artık burada oturacağız. Burası ev mi baba, yani şimdi burası bizim evimizmi?

-Evet oğlum, burası artık bizim evimiz.

-Buranın camından dışarısı görünmüyor baba.

-Olsun oğlum bizde dışarı bakmayıveririz. Buraya da alışırız.

Alışırız deyince düşünmeye başlamıştı Orhan.

“Nasıl alışacağız ki. Buradan bir yer görünmüyordu. Hem neye alışacaktık. Alışacak bir şey göremiyoruz. Hem burası eve benzemiyordu. Ev diye bir ahıra girmiştik.”

Annem:

-Haydi bakalımmm! Herkes sofraya.

Zaten sofranın etrafında oturuyorlardı. Oturacakları yer zaten bu oturdukları yerdi. Başkada oda yok ki…

-Yemekte ne var anne?

-Bir şeyler var oğlum. Allah ne verdiyse onu yeriz.

Baba:

-Besmele çekerek başlarsanız, karnınız güzelce doyar.

Hep birlikte sofranın etrafına biraz daha yaklaştılar. Dizlerinin üzerine oturup, karınlarını doyurmaya başladılar. Sofrada bulunabilecek en güzel yiyecekler vardı şimdi. Mis gibi yoğurt ve pekmez. Bunların yanında birde turşu vardı. Bir de annelerinin köyden gelirken getirdiği “gömme çöreği” vardı. İyi ki anneleri bu çöreği getirmişti. Çöreğin bağlı olduğu “boğça” açılınca odaya mis gibi bir koku yayılmıştı. Herkes şimdi iyice acıktığını anlamıştı. İştahla yemeye başladılar. Artık kasabadaydılar ve ahır evlerinde bir aradaydılar.. Mis gibi kokan çöreğin ve yiyeceklerinin başındaydılar.

Nasıl olduysa, neden olduysa , cennet köylerinden göç etmişlerdi ve bu eve yerleşmişlerdi. Artık burada bağ içinde kaybolmuş “Ahır Evlerinde” yaşayacaklardı.

Yazan: Başkan Dayı

Tarih:30 01 2018 22:18(3612) Facebook'ta Paylaş

1. Yorum: yeğen 02 02 2018 07:49
başkan dayı'yı bu göç hikayesinden dolayı tebrik ederim. köyden kente göçün yoğunluk kazandığı 1950'li yıllarda ve devamında toplumun nasıl bir ruh haline büründüğünü ve toplumsal değişimi anlayabilmek açısından güzel bir metin olmuş
devamını bekliyoruz.


Yorumcuların dikkatine! Yasal Uyarı!

  1. Yorumlarınızı anlaşılır bir dille ve dilbilgisi kurallarına uygun olarak özenle yazınız. BÜYÜK HARF kullanmayınız. Tekrar okuyarak yanlışlarınızı düzeltiniz.
  2. Anlaşılmaz kısaltmalar yapmayınız.
  3. Lütfen yorumlarınızda terbiye dışı sözler kullanmayınız.
  4. Yazılan yorumların sorumluluğu yazarına aittir. Sonradan pişman olunacak hukuki sorunlarla karşılaşmamak için kişi veya kurumlara yöneltilmiş olan eleştirileriniz hakarete varmasın.
  5. Yorumlar denetlendikten sonra yayına verilecektir.
  6. Yazılarımızda yanlış ya da kusurlu bir konu bulunursa bunu lütfen bize bildiriniz.

Yukarıdaki Sözleşmeyi/Uyarıları kabul ediyorum.
'Evet' Yazın:
İsim:
E-mail: (isteğe bağlı)

| Beni Unut

Şehirleri mutlu eden insanlardır


İktidarın Tarım Politikaları Tarlaları Boş Bıraktı


İnancın gereği, temelleri, kriterleri


Kent Yönetiminde Kimler Olmalı


Sıladan Mektup Var-7


Hacıçayı ve Boyabat Barajı'ndan Sonbahar Manzaraları


Firmanıza Ücretsiz Mağaza Açıp Ürünlerinizi Satabilirsiniz


Boyabatlı İki Ermeni Balkan Savaşı'nda Esir Düşmüş


17 Kasım Dünya Akciğer Kanseri Farkındalık Günü


Bu diyanet işleri başkanına karşı Anadolu fetvası verilmesi lazım


Yalnız Kendi Başın mı Dertli Sanırsın


Yazarımız Avukat Prof. Dr. Nurullah Aydın'ı Kaybettik


2014 Yılı Sinop İlçeleri Belediye Başkanlığı Seçim Sonuçları


Sonuna kadar okuyun ve yazının başlığını siz atın!


Boyabat Gazetesi'ne ASİLDER'den Ziyaret


Şehit Sadık Aparangil'in Hanımı Fatma Aparangil Ağlattı


Dörtyol'da Sansarlar Kavga Etti


Kıbrıs, İskenderun ve Hatay Gezisi Fotoğrafları-4


Döndü Hanım


Boğazda Can Pazarı


Zamanım!


Ayşe Hanım Neden Önemlidir?


Teşrik tekbiri başladı


Pirinçle meşhur olduk! Sıra domateste...


Geçim öncelikli eylem planı


Bellaforonte'nin Kenti TLOS


Sallım Çorba


Anlayamadıklarım


KÜNYE




Yazı ve Haberleriniz İçin:
boyabatgazetesi@boyabatgazetesi.com
haber@boyabatgazetesi.com
adreslerine E-posta gönderebilirsiniz




Aralık ayı ziyaretci sayısı:584278 DtGaNi

* ANASAYFA *